Tr | Eng |
  • Kent Ve Gözetleme
  • Göçmenler
  • 13 Eylül
  • Dayak
  • Aborjin
  • Kuyu
  • Sepetçi
  • Maria Suphi ve Derya Kuşları
  • Madenci 2
  • Koyun
 
Resimler Tümü
 
 
Makaleler > Babam (Öykü)  

Rahmetli, her ay beni karşısına oturtur, “Anka’yı kargaya yesir eden bir alem-i mürekkebâtta yaşıyorsun, dikkatli ol oğlum,” diye nasihat ederdi. Çok yaşlanmıştı. Artık, kitapları katıra yükleyip köy köy gezemediği, onları ödünç veremediği için üzgündü. Bir de üstüne üstlük, katarak olmuştu okuyamıyordu. Ölmeden az evvel, “başıma od, ocağıma su koyuldu, ölceğim,” dedi. Yaklaştım, gözlerinin ferine baktım. Parçalarına söz geçiremeyen, dağılmış, çaresiz bir dünyanın dışında hiçbir şey görünmüyordu. Korktum. “Dert etmeyin, istirahatınıza bakın,” dedi. Fitiline güçlükle tutunan, titrek bir ışığı çağrıştırıyordu sesi. Kuşluk vaktiydi, cûş-u hurûşa geldi. Az sonra da öldü. Görülmeye değerdi. Sadece saçı sakalı değil, yüzü de tevhid içinde ağarmıştı. Hafif safravi renkler vardı ağartıda. Başka renkler de vardı. Babamın ödünç verip de alamayınca kendine dert ettiği o okunmayan esir kitapların eski kapaklarından kopup gelen renkler.

Et yemezdi. Benlik davası güden, mal mertebe sahibiyim diyen hiç kimseyi sevmezdi. Büvez dediğimiz taşak yumurtasını çok seven kardeşi Sunullah’tan nefret ederdi. Rahmetli sakindi. İvecendi. Kendisi yok ama Allah’ı burda, merdi kerim bir insandı. Herkesi severdi. “Bihamdillahi Cenabı Hak” sözünü ağzına çok pelesenk ettiği için kardeşi İmam Osman’ı da sevmezdi. Ne gariptir ki Şeytanı severdi babam. Aslında herkesi severdi. Yeter ki kalbinde iğne ucu kadar ateş olsun. Ama ne yalan söyleyim, Osman amcamı sevmezdi. Ocuk derdi ona. Şeytanların en büyüğü demekti. Kitap okumayan tek şeytandı. Siz isterseniz El-İblis deyin. Osman amcam da Osman amcam olsa… Bir gözü kıyam, bir gözü rükü. Sürekli konuşurdu. Sallanan bir sakal. Açılmış kara bir ağız. Tam bir ahiret pazarı. Anlatmaya değmez. Boş ver.

Babam beni çok severdi. Okurdum. Ağacın oğulduruğu dibinden çıkar, sen bana benzemişsin derdi. 

Anamı her ay başı döverdi. Zararsız, birkaç sille. Cisenti yani, oğuz ıslatan kabilinden. Cinler anamın başına yığılınca, “Hamdullah vur, yığıntım var, çabuk vur!” diye bağırırdı. Sillelerden sonra rahatlar, durulurdu anam. Hatun kişiydi, eğilir elinden öperdi babamın. Anam ayrı bir hikayet. Nice vasfeylesem azdır. Sorgun çiçeğinden içki yapardı ki, ab-ı kevserden leziz, iç içebildiğin kadar.

Babamın ölüm acısına dayanamadığımı, kararıp daraldığımı anlayınca evlenmek zorunda kaldım. Kısmetime Hacı Halim Hoca’nın küçük kızı çıktı. Kara kuru, saçı biçik bir kız. Kalçası sırtına doğru çekilmiş, memeler küsmüş, aşağı akmış. Ama rengarenk, alımlı, sidre tavusu gibi. Bazı huyları rahmetli babamı anımsatıyordu. İstemeyen, veren biriydi. Dünyada çok az bulunur hiç istemeyen, hep veren kadın. Aramda yöremde dolanıp duruyordu. Sessiz, zararsızdı. Açsa açım, toksa tokum demiyordu. Yüz olarak babamın emektar seklavi katırına benziyordu. Ya da ne bileyim, bana öyle görünüyordu. Tek farkı, seklavi katır açsa, beni gördüğünde, acaba alef mi geldi diye okraşırdı. Bu aç olsa da, beni görünce okraşmıyor, şükrediyordu varlığıma. Anlatamam. İnsanı telef eden, tebah eden bir durumdu.

Bir gece babamı rüyamda gördüm. Sırtında bir çuval kitap vardı. Yalın ayaktı. “Oğlum kurban olayım şaşma,” dedi. “Bu kadından şaşma. Bu kadın, hayatı, bir lokma, bir hırka üzerine kuracak. Eve eşya ve et namına hiçbir şey sokmayacak. Tez elden mesleğime sarıl. Yükle kitapları, çık köylere, ışık dağıt. Işık seni nana muhtaç etmez.”

Sabah uyandığımda sevinçliydim. Yolumu yordamımı, kandilimi, hamur teknemi bulmuştum. Kalktım, ilkin sabah namazına duran kadının, sonra da ahıra girip katırın gözlerinden öptüm. Badvaldaki kitapları yokladım sonra. Oh ne güzel. Karım, katırım, kitaplarım. Bu her üç varlık da Allah’ın yeryüzüne indirdiği üç nur gibi görünüyordu bana. Açılmış, yol yol olmuş, ferahlamıştım.

28 Mart 

Gazete Öneri