Tr | Eng |
  • Taşlaşma
  • Dokumacı
  • Boğa
  • Hitit 5
  • Madenciler
  • Çocuk Ve Hayat
  • Yalnızlık
  • Diyojen
  • Maria Suphi ve Derya Kuşları
  • Lenin
 
Resimler Tümü
 
 
Makaleler > Sabit  

Öleceğim galiba. Ölüm sulanıyor bana. Benimle hiç böyle barışık olmamıştı ölüm. Her yanımı tartıyor, darasını düşmeden deftere yazıyor. Soyuna kıran girsin babamın. Varlığımı sinkafladı. Hiç yoktan. Sebepsiz. Ağırlığını koydu her noktama. Adımı da Sabit koydu. Sorun değil ama bu ad bana koydu. Benim bu hale gelmemde ve edebiyat öğretmenliğinden firar etmemde kesin payı var bu adın. Firarıma iyi geldi ama bana iyi gelmedi. İnkarım ve iğfalimdir bu ad benim. Şiir yazan, şiirle sevişen bir adamdım. İmgelerle soluk alıyordum. Ötesini hissediyordum hissedişin. Aletim, edevatım, cümle müştemilatım hareket halindeydi. Anlamıştım. Anlamım da anlamıştı kendi anlamsızlığını. Ama neye yarar. Babadır. Dinlemedi. Kaç kere söyledim, yapma baba dedim, hiçbir organım sabit durmuyor benim; verdiğin bu adı geri al, sabit değilim ben. Değişkeni sabitleştiren biri de değilim. Beni ikna etsen de kimseyi ikna edemezsin. 

   “Sana babamdan yadigar kalan kendi adımı koydum, değiştiremem,” dedi. 

   Acıdım. Acındırmak için yaratılmış bir adamdı zaten. Yüzünde, taş kırıcılığından kalma yara izleri vardı. Gözleri küsmüş gibiydi her bakışa. Kendisine durmadan tecavüz eden zavallı birine benziyordu.

   “Yapma,” dedim, “beni sabitleştirdin, hiç değilse her sözünü sabitleştirme böyle. İnsanları seviyorum; benim gibi düşünmediklerini fark edince daha çok seviyorum, elimde değil, dedim.”

   “Israr etme oğlum,” dedi. “Babam, evinin önünden hızla akıp giden büyük ırmaktan nefret ediyordu. Kadınları ve çocukları toplu halde bu büyük ırmağa atmışlardı çünkü. Irmak, atılanları küme küme, hızla alıp götürmüştü. Kümelerden ayrılıp değirmen arkına akan ananı daha beş yaşında bir çocukken çekip kurtarmıştı babam. Ben de Allah’ın hikmeti işte o gün doğmuşum. Onun için, ırmağın akışına inat, adımı sabit koymuş.”

   “Babam” dediği adam da, kendini seksen yaşındayken değirmen çarkına atıp öldüren bir değirmenci. Un, buğday, taş tozu, ter kokusu… Alnında alazlanan zahmet terinin hikayesine bir şey diyemem, hilafsız olabilir. Köy hilafsızsa, yani köyün gizli söz dağarcığı doğruysa, anama değirmende tecavüz eden bir adam.

   “Irmağın ne suçu var baba,” dedim. “Ben bütün ırmakları seviyorum. En çok da bu büyük ırmağı seviyorum. Küçükken, kıyısından kana kana su içtim. Bunun kaynaklandığı yerdir benim yüreğim. Çıkar gider benden. Kavuşur deryalarda bana.”

   Babam işte. Ne diyeceksin. Babasını öldüren değirmen çarkını o günden sonra durduran, sabitleştiren bir adam. Tarife gelmez biri. Dili yumaklı. Lafı dolandırıyor, hiçliyordu söylediklerimi. Daha doğrusu, lafı dolandırdığımı sanıyordu. Anam ise susuyordu. Biliyorum. Kafasının içinde durmadan dönen bir çark vardı, değirmen gibi kullanıyordu suskunluğunu. Babamla susarak çatışıyordu. Uzlaşmıyordu. Kendisiyle en şiddetli şekilde çatıştığı andı babamla uzlaştığı an. Çapaladığı topraktan öğrenmişti susmayı. Kim bilir, belki de gürül gürül akan ırmaktan öğrenmişti. Anamı anlayamadım hiçbir zaman. Kimyasında mı desem, matematiğinde mi, kesin bir bit yeniği vardı. Her tarafı çarpık çurpuktu. Yanlış bir hesaptan doğmuş gibiydi. Günde beş vakit abdest alıyor, namaz kılıyor, fazladan dualar okuyor, tanrıyı kendisine borçlu hale getiriyor, güç duruma düşürüyordu. Yapma diyordum. Susuyordu. Susunca da dil dağarcığımda ne kadar sözcük varsa hepsinin içi boşalıyordu. Ben onu bunu bilmem, bir kadın sustuğu zaman duracak düşüneceksin. Yoksa başına bela olur kendi suskunluğun.

   Ooooooof of! Havada şilan esintisi var bugün. Kapı suskun. Kimse gelmiyor. Bahçedeki kuş çok kötü ötüyor, keçi ise her yere sürtüyor boynunu. Her ötüşte kapıya bakıyorum ve her bakışımda da o kadın gelmiyor. Herkes herkesi sevmese de ben o kadını çok sevdim. Sikim söz konusu değilken bile fena halde sevdim. Fuzuli sevdim. Nesini sevdim, belirsizliğini mi sevdim belli değil. İnsan birinin belirsizliğini sevmesin, sevdi mi belirsizleşiyor. İyiydi. Pervasız duyguların kadınıydı. Boyundurukluydu düşüncesi. Okuduğu kitaplarla kırmak istedi, kıramadı. Üst üste yığdı okuduğu kitapları. Ağırlaştırdı boyunduruğunu. Yapma dedim. Dinlemedi. Sonunda olan oldu. İsyan içinde isyan oldu. Varlığında nisyan oldu. 

   Keşke fuzuli bir kadın sevseydim. Çöp yığını içinde, varlıksız, çöp bir kadını sevseydim. Hiç değilse beni, benlik davasından azad eder, hiçleştirirdi. Dürüst ve yalın bir şekilde hiçleştirirdim onu. Kuşların ötüşüne kulak verir, şu evrenler mahşerinde şu siktiriboktan dünyanın da bir hiç olduğunu dinlerdik hiç değilse beraber. Olmadı. Babam kayboldu. Susa susa öldü anam. Sustum. Hiçleştim. Gürültüm arttı. Dayanırım mıyım, dayanamaz mıyım, belli değil. Dayanırım. Bütün gürültülere dayanırım, hiçin gürültüsü hariç. İsterse har vurup harman savursun, Arş-ı Ala’ya vursun. Dayanırım. Dayanır mıyım bilemiyorum.

Gazete Patika