Tr | Eng |
  • Keciler
  • Kizlar ve Papağan
  • Orman Yangını
  • Atkız
  • Göçük
  • Uluru
  • Elektra
  • Çömlekçiler
  • Düdük Ali
  • Medyum
 
Resimler Tümü
 
 
Makaleler > Babaanem (Öykü)  

Hayatını, dinledikleri öykülerle biçimlendiren kaçık insanlara ilgi duymamın nedeni sanırım babaannemin geçmişimize

dair anlattığı acılı hikâyelerdir. Babaannem, incesesli, karga burunlu hoş bir kadındı. Kendisi dâhil, hiç kimseye güvenmez, sesini ise zırh gibi kuşanır, o zırhtan pek dışarı çıkmazdı. Kırıkları çoktu. Aldatan kadını bir bakışta dürüst kadından ayırır, tavrını aldatandan yana kordu. Ona göre dünya, sefihlerin ve madrabazların dünyasıydı ve böyle olduğu için de yaşamaya değer enteresan bir yerdi. Çevrenin tüm ünlü dedikoducu,şırfıntı ve döküntü kadınları ona gelirlerdi. O, bu kadınların piri gibiydi. Hepsini dinler, çenelerini

teşvik eder, kışkırtır, çevrenin ne kadar duyulmamış, olmuş, olmamış, yanlış duyulmuş, biçim değiştirmiş habis dedikodusu varsa açığa çıkarır,

toplar, onlardan o kadınlara içinde keyifle yaşayabilecekleri yapay bir dünya kurardı.

Babaannem kocasının, kafasının satırla kesildiğini, bir çok insanla birlikte bir kuyuya atıldığını, kendisinin ise bir Amerikalı misyoner tarafından satın alınıp

kurtarıldığını ve misyoner okulundaki yetim öğrencilere yemek

yapma, hizmet etme işlerinde görevlendirildiğini söylüyordu. Her

anlatışında da kuyuya atılanların şanslı olduklarını, bir satır darbesiyle bir anda öldüklerini, bir kuyuda yalnızlık çekmeden koyun koyuna gömüldüklerini, yollarda eziyet çeke çeke ölmekten

kurtulduklarını belirtmekten geri durmuyordu.

Küçük gözlü, açık

sözlü ilginç bir kadındı.

Bir müddet Beyrut’ta

yaşadığını, sonra Yunanistan’a geçtiğini, orada

iki yıl kaldıktan sonra İtalya’ya yerleştiğini,

İtalya’da tutunamadığını, kerhaneye düşmek

üzereyken Lyon’a gittiğini, orada beş yıl yaşayıp

soluğu Amerika’da aldığını, Amerika’da Ermenilerin sığındıkları sekiz şehirde tutunma gayreti gösterdiğini, tutunamayıp İran üzerinden Ermenistan’a geldiğini anlatıp duruyordu.

Babaanneme göre yeryüzünde yaşayan herkes her an sürgün halindeydi. İnsan sürgün halindeyken âşık oluyor, evleniyor, çoluk çocuğa

karışıyor ve sürgün halindeyken ölüyordu.

Ölümü önemsemiyordu pek. Her ölüm haberini, basit bir habermiş gibi karşılıyordu. Ölenin

zamanında ölüp ölmediğine ilişkin görüşlerini

açıklıyor, açıklamadan sonra ya gülüyor, ya da somurtuyordu. Kim ne derse desin, büyük kadındı.

Hiçbir şeyi önemsemiyordu. Hayatın en güzel

yanı da zaten, hayatta önemsenecek hiçbir şeyin

bulunmamasıdır.

Ölüm döşeğindeyken babam, annesinin rahat

ölmesi için, onun uzun yıllardan beridir çevresinde toplayıp dedikodu yaptığı kadınları

çağırdı. Kadınlar ilkin

üzüntüden olsa gerek

sustular, sonra mırıldandılar,sonra dayanamadılar, yakın

çevreden ölenlerin

ölüm anlarına dair sohbete başladılar. Sohbet,

ölüm merasimleri, papazlar, ölü yemekleri ve

ölenlerin hasımlarına kadar uzayınca tam bir dedikodu sofrasına dönüştü. Babaannem,göz kapaklarını hafif aralayarak dikkatle dinlemeye koyuldu ve gözkapaklarını kapatmadan, tarifsiz bir hoşnutlukla öylece öldü.

İMECE ZAMANI