Tr | Eng |
  • Ağıt
  • Boz At ( Kaçak Nebi'nin atı)
  • Falcı
  • Bacılar
  • Kız ve Ana
  • Akıntıya Karşı İlerlemek
  • Ekim Devrimi Yas
  • Ekin
  • Kuyu
  • Madenciler
 
Resimler Tümü
 
 
Makaleler > Zarife (Öykü)  

 İlk geceyi hatırlamak istemem. Odada baykuş karanlığı vardı. Yağmurluydu. Ses topuydu her damla. Çoğalmıştım. Arzum körpedir, farkına varır, değer verir, sever okşar diyordum. Olmadı. Attı kendini koynuma alelacele. Sandım ki bir ağaç kovuğuna sığındı. Vurdu boşaldı, kan revan içinde bırakıp yan odaya geçti. Horul horul uyudu. İnsan yalnızsa, yaralıdır. Her yaranın da bir derdi vardır, anlayamazsın. Gök gürlüyor, yıldırımlar düşüyordu peş peşe. Ben evlenmeden önce, kadınların dedikleri çınlıyordu kulaklarımda: “Orman korucusudur, dirayetlidir. korur kollar seni, korkma, yuvalan.” O gece anladım yağmura kapıldığımı, yuvasız kaldığımı. Adamın korucu değil, vurucu olduğunu o gece anladım.  

Kimsenin hakkını yemek istemem. Çok da kötü biri değildi. Ocaktaki yaralı madencileri alır, evlerine getirirdi. Yaralarına yoldaş ederdi yarasını. Karşılıksız yapardı bunu. Keşke anası Sona’ya çekseydi. Sona yapıyordu, yaptığını söylemiyordu. Bu öyle değildi. Yapacağını söylüyor ama yapmıyordu. Sona demirciydi. Yetimhanede büyümüş, demir kırıntılarıyla yaratmıştı örsünü. Anasını babasını bilmezdi Sona. Tek gözlüydü. Demir şerâresi yapışmıştı gözbebeğine. Fakir olmasına rağmen zengin bir kadındı, çünkü veriyordu. Yetim madenci çocuklarının, kedilerin, köpeklerin nimet kapısıydı. Veriyor, yoku var ediyordu. Vurucu öyle değildi, zengin olmasına rağmen fakirdi, çünkü vermiyordu. Düşman görüyordu herkesi. Malsız mülksüzdü. Dikine biriydi. Gövdesini yuvalara mesken eden bir ağaç olsun isterdim ama nerde… Ağacın allahı var, geçit verir. Bu kaya gibiydi. Geçit vermiyordu. Karaydı. Kudretli ve tehlikeli bir kalbi vardı. Duygusuzdu. Herkes onu öldürmüştü sanki. Ormanda yaşamış, yeşille halvet olmuş ama neye yarar. Bir kuş bir ağaca niye yuvalanır? Bunu hiç sormamış. Ağaçta duygu var mı, yok mu; ağaç, kuşun yuvasını kendi kalbi bilir mi, bilmez mi, hiç sormamış. İnsan pisliktir ama hiç değilse soran bir mahluktur. Bu ne kadar insandı, neresinden insandı  bilmiyorum. Sormuyordu. Ulan sor işte, yanındayım. Sormuyordu. Eğer bir insan deryanın derinliğini deryaya sormuyor da kendini derya sanıp kendine soruyorsa geç gitsin. Bunda büyüklük gururu vardı. Ölen her madenciye, “herkes öldü” diye günlerce ağlıyordu. Ölüm korkusu vardı. Yaratılışında bir bit yeniği kesinlikle vardı. Anası, “Oğlum babasına çekmiş,” diyordu. Laf aramızda, kamışı çok büyüktü. Tek övünç kaynağıydı. Bu övünçten bir yığın dul kadının da haberi vardı. Kadının dul aklına büyük bir şey takılmasın, takıldı mı kömür gibi kızışır, kurtulamazsın. 

İlk yıllar çok zorlandım. Bir katırla çiftleştirildiğimi hissettim hep. İkide bir çevir diyordu. Hiç dikkate almıyordu çevirmeyeceğimi. Mecburen çeviriyordum. Çevirmesem yanacak, yanmayla kalmayacak, dövecek beni çevire çevire. Ne yapayım, ne gelir elden. Her tarafına yiyeceğine bir tarafına ye de kurtul diyor, çeviriyordum. İki dakikada boşalıyor, rahatlıyordu. Neyse ki sağ olsunlar kadınlar kurtardı beni. Kaçak ağaç kesen, kömür toplayan kadınlar buna, bu da onlara dadanınca rahatladım. Karışan olmasa, isteyen isteyene dadansa dünya rahatlar.

Benim bildiğim kadarıyla güzel insan, rahat insandır, eyyama benzer, değişir. Bir gün kararır pusar, bir başka gün açar pırıl pırıl. Bu, değişen bir insan değildi. Huzursuzdu, çirkindi. Ama dünkü haline fark atınca da güzelleşiyordu. Ne yalan söyleyim, ben onun ağzından güzel söz duymadım. Duyan duymuşsa bilemem. Ben duymadım. Anam bana, “Toprağım,” derdi. “güzel söz, insanı cennete götüren köprüdür.” Gel de bunu vurucuya anlat. Anlamazdı. Ne zararı var söyle işte. Ayda yılda bir iki güzel söz söyle. İnsan insanın toprağıdır. Seril toprağa, daya kulağını, dinle kalbini toprağın. Bak toprak ne diyor.

Bütün suç bendedir. Kanadımın kaldırdığı kadar uçsaydım bunlar gelmezdi başıma. Tuttum, lise sondan ayrıldım. Fukara anamı dinlemedim. “Kızım yapma,” dedi, “gel beni dinle. O yetim Farhad’ın oğlu sana göre değil. Sen incesin, sessizsin, solucan gibisin. O güçlüdür, diridir. Küllüklerde gezinen horoz gibidir. Ne eder eder, punduna getirir yer seni.” Dinlemedim. Yedirdim kendimi. Sor ki niye dinlemedim. Çünkü o herif o zamanlar horoza benzemiyordu. Pirinç yığınının içinde parlayan bir pirinç tanesi gibiydi, parlaklığına kandım, taş olduğunu da dişim kırıldıktan sonra anladım. Gene de anamı dinlesem iyi olurdu. Dinlemedim. Güzeldim, zariftim, Zarife’ydim. Peşimde dolanan çok avcı vardı. Çok nazlandım. Az değildim, tilkinin tekiydim. Ne diyeceksin, geçti artık. Siktiret. Postumun kurbanı oldum. Zamanında dinlemedim anamı. Bu dünyada kimse dinlemedi ki beni, dinleseydi ben de dinlerdim.

İşte ne olduysa o günden sonra oldu. Kader karşıma Zako’yu çıkardı. İskelet resimleri yapan topal bir adamdı ama topallamıyordu, topal yengeç gibi düz yürüyordu. Sağ olsun, buldu, elde etti, çok leziz dadandı bana. Zaten leziz bir adamdı. Hizmet ediyor, dikkatli davranıyor, eğerlenmiş bir at gibi görünüyordu bana. Benzer yanlarımız vardı. Benim sağ duyum, onun da sağ duyusunun gözleri güçlüydü. Her tarafıma bakıyor, soruyor, anlıyor, elliyor, hakkını veriyordu. Zekiydi. Bazen doğru zamanda oluyor, bazen de doğru yerde olmuyordu. Rakıyı seviyor, hakkını verircesine rakıya içiriyordu kendini. Rakıdan insana zarar gelmez, yeter ki içeni keş olsun. Bana da içiriyordu. On yıllık evliliğimi anlattırıyor, dinliyor, acıyordu. “Suya resim çizmişsin on yıl, yazık,” diyordu. Anlatırken, dayanamıyor, ağlıyordum bazen. Üzülüyor, saçlarımı okşuyordu. “Ağlama,” diyordu. “Kuşlar tarlayı tükettikten sonra ağlamak fayda etmez. Kuşların uçuşuna bak, batan güneşin gücüne bak,” diyordu.

Sonra ayrıldım Vurucu’dan. Zako ile kader birliği yapıp İstanbul’a gittim. Kumkapı’da, anasından kalma iki odalı, döküntü bir eve yerleştik. Ev, hoşlandı bizden, Kumkapı’yı da içine aldı, bize yerleşti. Bir odada kaldık, öteki odada da iskelet resimleri yapmaya başladık beraber. Dünyanın en iyi insanıydı Zako. Sekiz yıl bana iyilik yaptı. Yaptığı son iyilik ölmesiydi. Ölünce ben bana kaldım. Ev de ıssızlaştı, iki kediyi bile besleyemeyecek bir hale geldi, bana kaldı.  

15 Şubat 2021 

Gazete Patika