Tr | Eng |
  • Nazım
  • Nimet
  • Gülsuyu
  • Diplomalı Kutucu
  • Dervis
  • Maden Çıkışı
  • Eda
  • Molla Kabız
  • Depresyon
  • Toprak Testiler Ve Nazım
 
Resimler Tümü
 
 
Makaleler > OĞLUMUN MEZARINA GÖTÜRÜN BENİ (ÖYKÜ)  

IŞİD’in vurduğu yaralı bir güvercin gibiydi. Sınırı geçip bu tarafa düşünce, benim oğlan, alıp eve getirdi. Ev, sessiz şivandaydı. Simzer yeni ölmüştü. Yalnız kalmıştım. İnsan zaten ömründe iki devre yalnız kalır; bir, evlenince; iki, evlendiği ölünce.

Onlar geldiğinde, sesi, Meyrem Xan’ın kine çok benzeyen bacım Zinê evdeydi. Acıma merhem çekmek, sabrıma güç vermek için kılam okumaya gelmişti. Kılamları, kalpten kendi acılarına doğru okuduğunu biliyordum. Ama bu bana dert değildi. Ne de olsa bacımdı. Acısı acımdı.

İlkin oğlum öptü titreyen elimi, arkasından kadın. Oğlum ağladı. Esbabında dağ kokusu vardı. Kadın baş sağlığı diledi. Oturduk, penceremizi kuş dili bereketine açtık. Hal hatır sorduk. Malumat aldık, malumat verdik. İyi oldu. Kadının sesinde turna avazından renkler vardı. Bakışları güzeldi, şahsiyetimi, mesuliyetimi hatırlatıyordu bana. Kendine itimadı olan, dik kafalı, cengaver bir aileden geldiği belli oluyordu. Üçü kız, ikisi erkek, beşkardeşi, IŞİD’e karşı Musul’da direnmiş, can vermiş. Anasıyla bu esir düşmüş. Sonra bu kaçmış, anası, bir grup kadınla birlikte, Rakka’da ki kerhaneye gönderilmiş. Babasıyla dedesi derdest edilmiş, esirlerin bulunduğu yere getirilmiş. İŞİD, Musul’un bir kenar mahallesinde, kolları arkadan bağlı iki yüz seksen kişiyi yan yana dizmiş, yüzükoyun yat komutunu vermiş.. Bunun babasının dışında herkes yatmış. Babasına birkaç kere yatmasını emretmişler, “ben sizin ayaklarınızın dibine yatmam!” diye bağırmış. Gelip, kafasına bir kurşun sıkmışlar. Bunun ailesinden, yüzükoyun yatanlar arasında sadece bir kişi varmış. O da aksakallı dedesi Hesen. Dedenin başucuna dikilen kelle kesici bir Türkmenmiş. Sonradan kaçıp Zaho’ya gelmiş. O anlatmış. “Dedeye sordum,” demiş, “biraz sonra kellen koparılacak, ne diyorsun?” Elleri arkadan bağlı, yüzükoyun uzanmış bir haldeyken, başını hafif kaldırmış, “kamışımın kellesini kesmeyin de gövdemin  kellesi önemli değil,” demiş. Kelleci gülmüş, “asıl kellen gittikten sonra diğeri ne işe yarar?”

“Öldürdüklerinizin hepsinin, sizin cennetinize gideceğinden eminim, delikanlı,” demiş ihtiyar.

“Yetmiş hurinin içinde, adımı hadım Hesen’e çevirmeyin. Sizden tek ricam budur.”

Bunları çok sonraları, Kobani’ye gittiğimde öğrendim. Unutamadım.

Kadın, oğlumla beraber, bahara kadar kaldı. İnek sağmadan, ahır temizlemeye; taş kırmadan duvar örmeye kadar çok marifetlerini, çok zahmetlerini gördüm. Bir sabah baktım, torbasını hazırlıyor. Dedim, “hayrola, bir durum mu var?” Dedi, “Rojava’ya gidiyorum.” “Orda akraban mı var?” dedim. “Yok,” dedi. Başına bir iş gelmesinden korktum. Baktım, benim oğlan da hazırlanıyor. “Hey vax,” dedim kendi kendime. “Büyük oğlum Abdo, ölüme gitti, öldü. Bu da ölüme gidiyor, kesin ölür.” Bir ateş düştü içime ki sorma. Yalvardım, dil döktüm. “Sabredin, bekleyin biraz, “ dedim. “Daha donumuzu gömleğimizi tamam edememişiz, devlete devlet gerek.” İkna edemedim. “Donsuz dolaş fakat boynunu zalimlerin önünde eğme, bawo,” dedi benim oğlan. Kadın da destekledi oğlanı. Dünyanın zalim olduğunu, Rojava’da dünyaya karşı savaşmaktan başka yollarının olmadığını söyledi. Sesi, mazbuttu. Bildiğimiz kadınların sesine benzemiyordu. Tahkimatlıydı. Gitmeden bir önceki gece, gördüğü rüyayı anlatmıştı. Vurulan her kardeşi, pepug kuşu yumurtası kılığına girmişti. Yumurtalar, üç değişik yuvada, üç değişik kuşun kuluçkası altında cücükleşmiş, büyümüş, ananın ötüşünü duyunca da kanatlanıp uçmuşlardı. Kadın, gitme kararını rüyasına göre vermemişti tabi. Azimliydi. Rüyası, azmini ateşlemişti. 

Elimde avucumda ne kadar para varsa hepsini verdim. “İrtibatı koparmayın, ben ikinizin de babasıyım, birbirinize mukayyet olun,” dedim. Giderken boynuma sarıldı kadın, ağladı. Ben de ağlıyordum. Oğlumu kucakladım, öptüm. Arkalarından su serptim. Gittiler. Bastonumu aldım, dereye, Botan çayına indim. Bağdaş kurdum, kınalı bir kayanın üzerinde. Hasta arıları yiyen kum kuşlarını izledim. Karabataklar, vaşaklar, su samurları geçti gözlerimin önünden. İki dağ keçisi girdi karşı mağaraya. Dünya, güzelliğinin kadrini bilmiyordu. Dünya zalimdi.

İki ay sonra haber geldi. Kobani’de olduklarını, mukavemete katıldıklarını, çatışmalara girdiklerini bildirdiler. Hayatım, korkuya, endişeye kesmişti. Uyuyamıyordum. Kalkıp Kobani’ye gitmek geldi içimden. Gidemedim. Aradan sekiz ay geçti. İkinci haber geldi. Rakka’ya girdiklerini, anasını ve bir yığın kadını kurtardıklarını, dünyanın en mutlu günlerini yaşadıklarını bildirdiler. Hastaydım. Çaresizliğim büyümüştü. Bir yandan seviniyor, diğer yandan da gidememenin yarattığı derin sıkıntıdan dolayı yüreğimi yiyordum. Bir ay sonra, kirvem Hemo’nun desteğiyle, Zaho üzerinden Kobani’ye gittim. Yıkıntılar, kalbura dönmüş duvarlar, taze mezarlarla karşılaştım. Aradım, sordum, kadınla anasını buldum. Yas içinde, ikisi de ağlıyordu. Ben Kobani’ye girmeden beş gün evvel, oğlumun çatışmada vurulduğunu öğrendim. Dünyam karardı. Olduğum yere yığıldım. Kendime geldiğimde, dünyam bir yıkıntı yığınıydı. 

   “Oğlumun mezarına götürün beni,” dedim.