Tr | Eng |
  • Derbeder
  • Karga Kovalayıcısı
  • Balıkcının Karısı
  • Buluşma
  • Sürgün Dersim'den Türkiye'ye
  • Demirci
  • Madenci kadınlar
  • Sıvacı
  • Kuşlar
  • Yayla 2
 
Resimler Tümü
 
 
Makaleler > Sylvia (Öykü)  

Sonsuzluk aleminin rahminde gülümseyen mavi ışık, gizemini ve gücünü, dağlara yayıyor ilkin. Aç panter yavrularının iç çekişlerini duyunca, kafamı usulca kaldırıp, mağara çatlağından, bağlantılarımın uyuduğu kendi iç dünyamı ve eş zamanlılıklarını yitirmiş kuş şakıyışlarını dinlemeye koyuluyorum. Dışarı çıkıyor, yürümeye başlıyorum kendi iç fırtınama doğru. İki yerdeyim aynı anda. Kendi önümde yürüyorum, ben arkadaydım. 

 

 Paslanmış Roma kılıçlarını ve İrlandalı mahkumların kırılmış pranga yığınlarını geçip, savaşın ve esaretin olmadığı, ebedi barışın ve eşitliğin hüküm sürdüğü ideal yerlere, mezarlıklara geliyorum. İzimi süren panter de giriyor mezarlıklara. Prostatlı köpekler gibi ikide bir, bacağını kaldırıp, mezar taşlarına işiyor. Sorun değil. Teorilerimin, tezlerimin dönüp dolaşıp, sonunda geleceği güzel yerlerdir buralar. Bir başka panter de onların taşlarına işeyecek.

 

Kadının, otuz yıldır kendi içinde hissettiği mezarını arıyorum. Ne yalan söyleyeyim, duygularını, yapmak isteyip de yapamadıklarıyla biçimlendirmiş kadınlar çekiyor beni. Buluyorum. Toprağı taptaze, ipeksi, kahverenkli. Çömeliyor, cebimden çıkardığım çiçek tohumlarını ekiyorum. Güçlü bir duygu bağı oluşuyor toprakla aramda. “İnsan doğaya karşı zalim, doğa ise insana karşı duyarsız,” diye mırıldanıyor toprak. Kadın mı mırıldanıyor yoksa? Emin değilim. Mezarın içine bakıyorum gönül gözüyle. Otuz yıldır özlemini çektiği huzuruna bürünmüş uyuyor. Kafasını, gaz fırınına soktuğu için morartmış.. Gözleri açık. “Babacığım, babacığım, seni piç kurusu, yettin artık!“ diye bağırıyor gözleri. Beni babasıyla karıştırıyor galiba. Duymazlıktan geliyor, “nasılsın, faydalı ve rahat mısın?” diyorum.

 

“Nihayet uzandığımda faydalı olacağım,” demiştim. “O zaman ağaçlar bir kereliğine olsun dokunabilir bana, çiçekler zaman ayırabilir.” 

 

Susuyor. Susuşunda, yaşamı affetmiş olmanın rehaveti; dünü, anı ve yarını silen, zamansız ve mekansız bir rehavet. 

 

“Bekleme, git çocuklarımı kurtar,” diyor. “Yeats’in bir zamanlar oturduğu evde oturuyorum. Sor, gösterirler.”

 

Kalkıp mezarlıktan çıkıyorum. Gelgelelim ki, her adım atışımda, mezar yoluma çıkıyor. Şehirde olmam gerekirken, kızıl bir çamlıkta buluyorum kendimi. Karşımda bir göl. 

 

“Bak,” diyor kadın. “Örümcek kendi ipliğinin üstünde gölü geçiyor.“ 

 

 

Ben geçemiyor, dolanıyorum. Mezar artık yoluma çıkmıyor. Bu kez, bilincin, yeteneği geren acısı çıkıyor mezardan yoluma. Çıplak ayaklarını, çıplaklığıma basarak, gezinmeye başlıyor iç dünyamın kayıp zamanında. Derinliğimi, derinliğine doğru parçalıyor sonra. Parçalarımı izleyerek, beni doğruca eve götürüyor. Canlandığını hissediyorum hayal ve duygu dilimin. 

 

İki çocuğun ağlayışı gelince, kırklara karışıyor kadın. Evin açık kapısından içeri giriyorum. Ağlayışların geldiği kapının altındaki ıslak bezleri alıyor, açıyorum kapıyı. Korku ve ağlayışın, ıslak, sümüklü ve titrek hale getirdiği bir çift minik, muhtaç yüz. Salona alıyor, su ve yiyecek koyuyorum önlerine. Çocuklardan küçük olanın yüzü, kadının sekiz yaşındayken yazdığı, Boston Herald’ın çocuk sayfasında yer alan şiirine yerleşiyor. 

 

Kadının kafasını sokarak intahar ettiği gaz fırınının kapısını kapatınca, kafam fırında kalıyor. Gövdemle kolaçan ediyorum odaları. Raflar. Raflarda temerküz kampları, atom bombasının yok ettiği şehirler, anlamlarından firar etmiş kitaplar. Kadına ait çıbanlı mektuplar, şiirler, 11 yaşındayken tuttuğu günlükler. Duvarlarda kadının hayalindeki gölgeler, Emily Bronte, Dylan Thomas, Marianne Moore, Yeats gölgeleri. 

 

Yüzünü göremediğim bir kadın, çocukları alıp götürüyor. Bir başka kadın, balkondan aşağı atıyor kendini. İnip baktığımda, bir kadın ceseti, birkaç kumru ve bir defterle karşılaşıyorum.  Kafamı alıp çıkıyorum.

 

…………………………………………….

Melbourne, Temmuz 2020