Tr | Eng |
  • Unutmak
  • Hegel
  • Buluşma
  • Öğretmen
  • Picasso
  • Ocağın Arabı
  • Şamanın Kızı
  • Ana
  • Bahar
  • MAVİ MUNZUR MASALLARI
 
Resimler Tümü
 
 
Makaleler > İtiraz Dili (Öykü)  

Kış kapıya dayanmış, tedarikini görememiş, kanadı kırık bir göçmen kuşa sığınmıştı. Fena halde yoksul ve zaruriydi. Vakit erişti mi, yarasını yarasıyla saracak, iç seslerini derunî dilden dinleyip anlayacak, kadirşinas, bilge bir erkeğin geleceği ve kendisiyle can ciğer bir yaşam kuracağı umudundaydı hala. Son otuz yıldır yoğun okumuş, hayal içinde hayal kurmuş, hayalini hiçleştirmiş, yazmış, yırtmış, kaşınmış, esnemiş ama sevdiği bir ürün ortaya çıkaramamıştı. Artık bıkmıştı. Eline aldığı kitabı okuyamadığı gibi kitap da onu okuyamıyordu. ‘Ömrünü boş şeylere hasretmeyen edebi yaratımı yakalayamaz,’ diye düşünüyor, boş ayrıntılara yediriyordu zamanını. Duygularını imbikten geçirme ihtiyacı duyduğunda ise şiir okuyordu bazen.

Dünyanın müzmin ilgisiz bir adamı olmama rağmen, ilgimi esirgemiyordum ondan. Dolu bir kadındı. Ruh güzelliği fiziğinde de gülümsüyordu. Zekası itiraza oldukça mütemayildi. Queer eğilimleri vardı. Tarihsel cinsiyet hiyerarşisinin kendi özelinde işlemediğini söylüyordu. Tabii bunlar benim için sorun değildi. Sorun kendi kalbimdi. Kadının kalbimi kalbiyle özümlemesini, bunu bir yaşam tarzı haline getirmesini istiyordum ama hiç ilgi duymuyordu.

Yazdığım öyküleri sanırım okumuştur diyerek kalkıp kaldığı yere gittim. Çatı katında köpek kulübesini andıran basık bir yerde evin yaşlı kadınına hizmet karşılığında kalıyordu.

Kapıyı çaldım, “gir” dedi, “defol” dercesine. Çömelmiş bez torbalara dolduruyordu kitaplarını. Doğruldu, gülümsedi, tokalaştık. İçinde fıstık, incir ve elma bulunan bez torbayı, sekinin yanındaki masaya bıraktım. Ben sekide, o da yerde, sokaktan bulduğu eski bir halının üzerinde oturdu. Odada seki, masa, kitaplar ve küçük bir elektrik ocağı ile kap kacak dışında bir şey yoktu.

Hal hatırdan sonra, “öykülerimi okudun mu?” dedim.

“Okudum,” dedi, ‘hay okumaz olaydım’ dercesine.

“Nasıl buldun? Eleştiri ve önerilerin benim için önemli.”

“Sen huzur ve varlık içinde yazıyorsun bu öyküleri,” diye başladı. “Kazı yapmıyorsun. Kazı yapıp derinlere insen, edebiyatın asıl kaynağıyla, huzursuzluk ve yoklukla karşılaşacaksın. Sen yüzeyde arıyorsun derinliği. Huzurdan ve varlıktan derinlik çıkmaz. Her ikisi de yazar için tehlikelidir. Yazarın kazandım dediği, kaybettikleridir. Bulduğum dediği derinlik, bulamadığıdır.

“Bu öyküler huzurlu ve varlıklı insanlarla hemhal olduğu için yaşamın tebessüm ve itiraz dilini bilmiyor. İnsanın acısını, dilsiz isyanını hissettirmiyor, homurdanmıyor, sayıklamıyor. Öykünün en güçlü dili, parçalanarak acıyla sayıklamasındadır. Sabaha kadar dinlerim o sayıklayan dili, donanırım. Ben, yitirdiğim zamanların çığlıklarından oluşan bir kadınım,anlarım o dili.”

Kadın daha önce de beni eleştirirken sık sık dilden söz etmiş, bunun üzerine dilin ne olduğu merakı uyanmıştı bende. Araştırayım derken Kant ve Hegel’in tarih anlayışları takılmıştı ayaklarıma, vazgeçmiştim. Lanet olsun.

“Sen yazara bunları söylemekle kendi dünyanı, kendi dilini dayatmış olmuyor musun?” dedim.

Çehresini güzelleştiren ince çizgiler gerildi. Bakışlarındaki mülayim renklerin yerini sert renkler aldı.

“Her okur, her eleştirmen gibi ben de kendi görüşümü söylüyorum, ne var bunda? Huzurlu, sorunsuz bir dünyanın öyküleridir bunlar. Ben böyle bir dünyada yaşamıyorum. Ana dilinin mevzisinden tanka taş atan çocuğun dünyasında yaşıyorum. Kuşatıldığımı ve kokmasın diye cesedimin katlanarak buzdolabına tıkıldığını hissediyorum. Merakım, çocuğun attığı taşın kaderimizi nasıl biçimlendireceğine yöneliyor. Farklı bir dünyadan bakıyorum öykülerine, normal değil mi bu?”

Çatışmadan hoşlanan bir kadın olduğunu biliyordum. Çatışmayla var ediyordu kendini. Kadının, çatıştığı insanlara daha çok ilgi duyduğunu söyleyen insanlar da vardı.

“Bu öykülerin konuları Roza’nınkilerle hemen hemen aynı. Bunlara yönelttiğin eleştirileri onlara niçin yöneltmiyorsun?”

“Roza anasından ilticacı olarak doğmuş, yokluk içinde büyümüş ve Kobanê’de direnirken yaralanmış asi bir kadındır,’ dedi.

“Bundan dolayı mı eleştirmiyorsun onun öykülerini?”

“Hayır. Hiç alakası yok. Roza’nın her öyküsü mültecidir ve dünyanın gurbet olmadığını söylüyor. Zorlanmadan okuyorum. Seninkiler, zor ile rıza dikotomosi arasında soluk almaya çalışan bir okur konumuna düşürüyor beni. “Felaketler iyidir,” diyor, Roza’nın öyküleri sessizliği düğümlüyor, kuşkunun korkuyu oymasına yol açıyor, sancı üflüyor, çıkış arayışı çabalarıyla renklendiriyor, sanata dönüştürüyor yaşamı. Seninkiler öyle değil.”

 

“Sen öykülerin konularına, neyi anlattıklarına takıyorsun kafayı” dedim. “Önemli olan dil değil midir? Anlatılanın nasıl anlatıldığı, öykünün derinliği, estetik yapısı değil midir?”

 

“Evet, işin esası bu saydıklarındır. Senin öykülerinin çoğunda imge, metafor, humor ve dil incelikleri pek görünmüyor. Okurunu farklı bir şekilde yaratıyor Roza’nın öyküleri. Sen estetiği tepeliyor, beylik bir anlatımla sıradan ayrıntılara teslim ediyorsun okurunu. Roza’nın öykülerinde ot, taşın altından gün ışığına çıkıyor. İnsanı mallaştıran verili koşullara karşı bir itiraz dili kurma çabası var o öykülerde. Sende yok böyle bir çaba.”

 

Dilini heceleyen, yarım bakan ilticacı bir kadın, Roza canlanıyor gözlerimin önünde. Roza’yı durmadan övüyor kadın. Cevap veremiyorum. Kadın değil sanki, tam bir itiraz dili. Karşı dil. Uzatıyor. Kibarca da olsa itiraz edemiyorum. Duygularımızda açtığımız kara delikleri kapatacağımıza, daha da genişlettiğimiz kanısı oluşuyor bende. Görüş ve eleştirilerini dinleyip bir çay içtikten sonra çıkıyorum.

 

Tüyleri piltiklenmiş yaşlı bir Van kedisi duruyor evin önünde. Bakışlarıyla karşılaşıyor bakışlarım. Zamanı yer yer kırılmış, çilelenmiş bir çizgi gibi hissediyorum. Anamın, ekilmiş tarlalara bakınca miyavlayan ve kalbimi gizeme yönlendiren kara kedisi canlanıyor hayalimde. “Kadının her yere giden bir yolu var, bir de kendine giden bir yolu olsa” diye iç geçiriyorum. Önümden geçen hırpani kılıklı, sakallı bir adam, iç geçirişimi duymuş gibi “yau bu ne biçim dünya abi yau, hiç kimse kendinde değil, bir soysuz çıksa da kendimize gelsek” diye söylenip gidiyor.

Politik Art

İtiraz dili

05/11/2019