Tr | Eng |
  • Cadı
  • Kuyu Dibi
  • Gorki'nin Çilesi
  • Testiler
  • Ozan
  • Röportaj
  • Kutsiye
  • Bekleyiş
  • Üç Kız
  • Kazma Keş
 
Resimler Tümü
 
 
Makaleler > Sıdkım Sıyrıldı (Öykü)  

Geçenlerde, nevrim döndü, dayanamadım, kalktım bir konferansa gittim. Baktım, kürsüde, bizim emektar felsefe profesörümüz Hasan Hıfzı Bey. Ben de, şu işe bak ki, onu nerde görsem, karşılaştığı her insanı, kamışını göstererek, enfes bir incelikle selamlayan, bizim köyün Mozik Memed’ini anımsarım. Çok benziyor. Adamın hangi uzvuna baksam, karşıma, Mozik Memed çıkıyor; öyle ki benziyor. Her neyse, baktım, salon dolu. İğne atsan yere düşmez. Hocamız, kara tahtanın önünde, açmış ağzını yüksek perdeden anlatıyor. Freud nasıl Freud oldu;  Lacan, anti-psikiyatri zeminini nasıl yarattı; bu zemin üzerinde, çetrefil bir dille dans ederken, Freud’un bilinç dışını nasıl aştı; simgesel, imgeseli tepeleyince, gerçeklik, gayya kuyusuna nasıl düştü;  bizi insan olmaya iten Oidipus karmaşasın Lacan nasıl zenginleştirdi, Levinas ne dedi… Yani senin anlayacağın fallustan, kastrasyona kadar uzayan  bir laf ve kavram kalabalığı ki sorma gitsin. Konuşma ya da kastrasyon bitip, sıra sorulara gelince, elimi kaldırdım, tamam hocam, dedim, çok güzel anlattınız, bütün bu düşünürler, filozoflar, böyle diyorlar da siz ne diyorsunuz, sizin bir düşünceniz var mı? Ben, pabuçlunun kendine ait düşüncesini beklerken, demez mi ki, “benim düşüncelerim, Lacan’ınkilerle örtüşüyor.” Sıdkım sıyrıldı. Oturdum, dikkatimi, akşamın, dallarda uğuldayan alaca rüzgarına verdim.

 

   “ Bizim Doçent Nermin de öyle.”

“Yahu ne Doçent Nermin’inden söz ediyorsun kardeşim, öğrencisinden öğretim görevlisine kadar bir yığın insan, batı felsefesinin ayetlerini vaaz edip duruyor. Bu durum, başkaya imkân vermiyor, felsefenin yaratıcı öznesi haline getirmiyor bizi. Geçenlerde, Hasan Dana geldi; Sevimle çatışıp, hasara uğradığım bir andı. “Gel,” dedi, “kaliteli bir konferans var, ona gidelim.” Sormadım daha, nerde, ne konferansı, kim veriyor. O da soyadına binaen anlatmadı. Gittik.

 

   Baktım,  salon, yine ana baba günü, tıklım tıklım. Filozof olma hayalini kuran bir yığın salak genç. Oturacak yer yok. Bırakalım oturacak yeri, ayakta duracak yer bile yok. Varlık aleminde zaten bahtsız olmayan hiçbir şey yok ya.. Her neyse, duvarın dibinde dikilip bekledik, bostan korkuluğu gibi. Az sonra, bizim Prof. Necip Hacamatçıoğlu,  çömezi Müslüm Keleşle birlikte gelip kürsüye yerleşti. Ben bunun gibi kitapsız  profesörleri görünce, beş milyar yıl sonrasını, o büyük yok oluş anını düşünüyorum, yoksa rahatlayamam.

 

   Konu, Varlık ve Zaman

 

   Başladı anlatmaya. Bilmem efendim, Heideger, fenomenolojiyi varlık zemini üzerinde ayağa kaldırdı da; kaygıyı, sıkıntıyı, merakı, ölümü ve korkuyu felsefi içerikleriyle yeniden kurdu da. Bilmem efendim, Heideger, felsefeye dilin akıl almaz gücünü üfledi de; dili sonsuzluğa yaydı, ‘Varlık’ın evi’ haline getirdi de; bilmem efendim, Heideger, dasein ve hiçin hiçleşmesi gibi yeni kavramlarla bizleri farklı bir düşünme tarzına yönlendirdi de; neşterini varlıkların varlığının kipine vurdu da. Uzat baba uzat. Bilinen beylik şeyler. Üstüne üstlük, bir de, üst perdeden, yere göğe sığmaz bir methiye döktürüyor ki dostlar başına. Varlığımın parsellendiğini hissettim. ‘Kalk çık, ne duruyorsun,’ dedim kendi kendime.  Tam çıkacakken, toplantının soru bölümünde, bir soru da bu herife sorayım diye, düşündüm, çıkamadım. Ruhumu mengeneye alan kara melankolinin çatlağına sığınıp, soru sorma faslını bekledim. Derken sorular bölümüne geçildi. El kaldırdım, söz aldım.

 

   “Heideger’in varlık ve zaman felsefesini çok güzel anlattınız, hocam,” dedim. “Benim merak ettiğim, bu konuda sizin ne düşündüğünüzdür.”

 

   Yutkundu. Bir yudum su aldı, tavuk gibi göğe bakarak yuttu. Herifin o an tüm varlık âlemini, merakımla birlikte yuttuğunu sandım. Arkaya yaslandı, geğirdi, yumurtalarımı mı kırmak istiyorsun, dercesine, beni izlemeye koyuldu

 

   “Konuşmamda, Heidegerle aynı fikirde olduğumu bir kaç kez söyledim, sanırım dikkatinizden kaçmıştır,” deyince, sıdkım sıyrıldı. Sığındığım çatlağın daraldığını hissettim. Ağzımı, yanı başımda duran Dana’nın kulağına yaklaştırarak, “çıkalım, iyi değilim,” dedim.

 

   Çıktık. Sokak, şehirden boşanmış gibi yalnız ve ıssızdı. Benim onu değil, onun beni yürüdüğü zehabına kapıldım birden. Anılarım hörelendi. Geçen yıl kaybettiğim garip anamı ve iki tavuğunu hatırladım. Birisi hiç ötmezdi. Etrafta efendi efendi dolaşır, anacığımın verdiği arpalarla karnını doyurur, sonra da kümesine girer, düzenli bir şekilde, irice yumurtlardı. Diğeri de bol bol gezdiği için, anamın arpa sofrasını kaçırır, aç kalınca, çevredeki insan dışkılarını yer, kümese girdiğinde ise öter, köyü ayağa kaldırır, ama yumurtlayamazdı. Anam onu her gördüğünde, bol bol ötüyorsun da hani yumurta, derdi. Ben bunları düşünürken,

 

   “Toplantıyı nasıl buldun?” dedi Dana. 

 

   “İnsan, düşünme ve yaratma azabından sarfınazar edip, sevdiği filozofun görüşlerinde gezintiye çıkınca, anamın bol bol öten ama yumurtlamayan tavuğuna dönüşüyor ve boku yiyor,” dedim.