Tr | Eng |
  • Gece
  • Yazarlar ve Yapıtlar serisi: Samuel Becket ve Godot
  • Yeşil Kız
  • Orman
  • Kafa-1-
  • Madenciler
  • İsmail Beşikçi
  • Yeraltı
  • Çoban -2-
  • FİLOZOF
 
Resimler Tümü
 
 
Makaleler > Malakan (Öykü)  

Daha ilk bakışta ya sürgünlüğümü keşfetti, ya da beni sürgün etti. Bundan eminim ama hangisinden eminim bilmiyorum. Tanıştığımız ilk gün, kendi kadim sürgünlüğünü anlatmaya koyuldu. Çar’ın, Voronej’den Tiflis’e, Tiflis’ten de Kars’a sürdüğü, mandıracı bir Malakan aileye mensup olduğunu, babasıyla anasının Ardahan’da doğduğunu, ailenin Ardahan’a tutunmak üzereyken, Türk hükümetince, Bolşevik taraftarlığı suçlamasına maruz kaldığını ve Tiflis’e sürüldüğünü anlattı. Ailenin Tiflis’te de tutunamayışını, oradan Kanada’ya, Kanada’dan da Avusturalya’ya göç edişini hikaye etti ince ince. Sesi, örselenmiş gibiydi; terk edilen toprakların, dostların, hayvanların, tekinsiz göç yollarının, mahrumiyetlerin, morarmış, düğüm haline gelmiş ağır sıkıntı ve acılarını taşıyordu. Derin alın çizgilerine, iri cam bilyeleri andıran mavi gözlerine ve gamzelerine sürekli bakmamdan olsa gerek, anlatımını görüyor, ama yüzünü göremiyordum.
Ailesini Ardahan’dan sanki ben sürmüşüm gibi hiç merak edip sormadı geçmişimi, ilk günler. Ama arkadaşlığımız ilerledikçe çok iyi gözlemledi, tahlil masasına yatırdı beni. Duygularımın, can havliyle kaçıp, kaygılarıma sığındığını, eşitlik anlayışımın yanıltıcı olduğunu, eril ego sarmalında araçsallaştığını iddia etti, nerden çıkardıysa. Dilinden, inancına, yaşam tarzına kadar, ailemi anlattırdı sonra. Tiflis’deki ata topraklarını terk edip, Kars’a sığındığımızı öğrenince, gülümsedi. Notlar aldı. Biraz da benim fallosentrik dilimden hareketle, yetiştiğim çevrenin, son derece faul ve faal olan fallik bir dile ve bilince sahip olduğunu söyledi, nerden öğrenmişse. Haklıydı. Biraz düşündüm, fıtığımı yoklayan sızıya kaydırdım dikkatimi. “Olabilir,” dedim, “seven kadın sevdiğini didikler, ayrıştırır, düzenler.” Hay demez olaydım. Açtı çenesini, mizojinilik mi dersin, cinsiyetçilik, homofobilik, türcülük mü dersin, yani farkında olmadığım ne kadar mazbut illetim varsa hepsini tek tek sayıp döktü. Daldım, dalınçlaştım. Çarmıha gerdim kendimi. Bir ara, “Ben konuştuğumda sen sesler çıkarıyorsun,” dedi. “Öyle olunca da beni anlamıyorsun. Çıkardığın seslerden anlam çıkarmaya çalışıyorum,” dedi.
O günlerde, kendimi boş bir kaşar peyniri kalıbı olarak duyumsadım. Geceleri uyuyamadım. Gövdemde, seciyesini ve tiynetini bilmediğim, serkeş arazlar çıktı. Baktım böyle olmayacak, kalkıp doktor Sergey’e gittim. O da Malakan, daha doğrusu, Malakan Dukhobor kırması. Kadının yakın arkadaşı ve aynı zamanda da aile doktoru. Sergey, kendinden başka hiçbir doktora güvenmeyen, zaman zaman, kendi gölgesini boynuzlayan ve hastasına sezgileriyle teşhis koyan, kalender bir doktordu. Kadını ve başımdan geçen her şeyi anlattım. “Vay aptal,” dercesine, düşündü, gülümsedi. “Kanın iyice sulanmış, tez elden aspirini kes,” dedi. Kafasını kaşıdı, serçe gözlerini, kızarmış gözlerime dikti, gayet latif bir sesle, ‘Kusura bakma ama, o kadında dil, bir sulandırma ve söküm aracı haline gelmiş. Sende eskiden bir iç görü vardı, onu da yitirmişsin,” diye başladı. “Dikkat et, gerginlikten uzak dur. Kadının yanında, domuz eti ve pulsuz balık yeme. Kilise, cami, havra, sinagog gibi inanç merkezlerinden uzak durduğunu, bunların, insanlığı uyuttuğunu da laf arasında söyle. Kadın senin düşünce ve yaşam tarzını kendininkine yakın buldu mu yumuşar, sever seni. Seven ve sevilen insanın da biliyorsun, tansiyonu ve kolesterolün düşer.”
Kalkıp çıktığımda, Sergey’in beni iyice hasta ettiğini anladım. Hassas bir aileden geldiğim için, birkaç gün yattım. Düşündüm enine boyuna. “Kim ne derse desin, insanın en iyi doktoru, yine sevdiğidir,” dedim. Hastalanmış ama darılmamıştım. Anlamayı esas alıp, sevgiyi etkin kılacak, duru ve işlek bir dil arayışı içindeydim. Sergey’in tavsiyesine uyarak, Tolstoy’un diriliş romanını aldım. Kadının en sevdiği romandı bu. Tolstoy, bu romanın tüm gelirlerini, sürgünlerde perişan olan Dukhoborlara bağışlamıştı. Birkaç gün sonra kalktım, göçmen kuşların dil zenginliğine kulak vererek, evine gittim. Evi güzeldi. Bernard Rudofsky’nin Mimarsız Mimarlık adlı kitabını okumuş, taş ve tahtadan ilginç bir ev yaptırmıştı kumluk arazide. Kum erozyonunu önlemek için de, kökü kumun altında, gövdesinin üç dört katı büyüklüğünde olan, hasır cinsinden otlar ektirmişti.
İçeri girdiğimde Şostakoviç’in yedinci senfonisini dinliyordu. Beni ve cebimden çıkarıp kendisine uzattığım Diriliş’i görünce gülümsedi. Gülümseyen kadın makbuldür. Yattığı yerden kalkıp boynuma sarıldı. Yüzünde, sorgulama ikliminden eser yoktu. Anladım ki debbağ, sevdiği köseleyi yerden yere vururmuş. O günden sonra iyi geçinmeye başladık. Muhayyilesi zengindi. Düşüncelerini, kendi dışındaki baş döndürücü değişime sokarak değiştirme yetisini gösteriyordu. Bir ara, “ seninle olduğum günler daha çok yalnızım,” dedi. “Yalnızlığıma taşımadan çözemem hiçbir problemi.”
Onayladım. O yıl sürekli onayladım. Onaylanan kadın yumuşar, yumuşayınca da kendini kuşatan dış zenginliği daha çok alır içine. Gelgelelim ki onaylamak, bende gerilim yarattı. Zihnimin eril yanını azdırdı. Sahtekarlaştığımı hissettim. Sağ husyem, bana haber vermeden şişti. Gerilimi boşaltmak için oturdum, sürekli yazdım. Çok yazdım. Bilinç kusmasıydı. Ortaya çıkan metinler heterojenleşti, değer kaybına uğradı, önce narsist, sonra nihilist bir kanona soktu beni. Anlatamam. Kadın, krizimi anladı, geldi aylarca kaldı benimle. İşte ben, o zaman gördüm kadının derin empatisini, sevecenliğini, özverisini, bilgi hazinesini.
DİLOP/Kasım-aralık 2019 sayısı.