Tr | Eng |
  • Kuşçu
  • Maden Ve Doğa
  • Tehlike
  • Zorunluluk
  • Ahmet Aslan Atölye''de
  • Ekim Devrimi serisi 1
  • İzdüşüm -2-
  • Yazarlar ve Yapıtlar serisi: Yabancı
  • Robot
  • Zerdüşt
 
Resimler Tümü
 
 
Makaleler > FAHİŞE (Öykü)  

Her dediğini yapıyorum. Köküme lanet. Geçenlerde, mitolojide yoğunlaşmamı, hayvanla insan çiftleşmelerine dair anlatıları resmetmemi istedi. Oturdum, günlerce okudum. Bahçeye çıktım. Karınca katarının telaşını, çulha kuşunun yuva yapışını izledim. Tuvalin karşısına geçtim sonra. Çizmeye başladım, Apollon’un yılana dönüşme ve kral kızıyla sevişme öyküsünü. Yılanla kızın birleşme sahnesini tuvalin tam merkezine yerleştirdim. Çizgilerin ve renklerin dili, çekmedi beni. İç seslerimin saldırısına uğrayınca, tabloyu parçalayıp sobaya attım. Alevler, Picasso’nun ısınmak için yaktığı resimlerini anımsattı bana.
Bir iki gün sonra, geldi. Güzeldi. “Çizdiğin resimleri yakma,” dedi. Alt dudağında ısırık izi vardı. Memeleri küçülmüştü. Üzgündü. İki saat kadar kaldı. Sohbetini mahalle döküntülerine, sokak çocuklarına, lağım işçilerine, godoşlara, pezevenklere doğru yaydı. Sıkıldım. Kalktım. Okşadım. Sevdim. İnsiyatifini yitirmiş gibiydi. Zıpkınladım. Ferahladım. Derinlikli alımlama yetim canlandı, aynım açıldı. Kalkıp gitti.
İçine girdiğim hoş iklimle, ısrar ettiği bir başka konuyu, Orpheus inanançlarını incelemeye koyuldum. Bu kez, Tanrıça Kibele ile “Ofiyon” adlı yılanı seviştirdim. Bu sevişme sarsıntılarını oldukça belirgin kıldım ve bu sarsıntılarla evrenin oluşumunu biçimlendirmeye çalıştım. Başaramayınca, tuvali fırlatıp attım, üzerine işedim. Gelinceye kadar sidiğim gün ışığında demlendi, kurudu. Geldiğinde, tabloyu hayranlıkla izledi, çok sevdi, alıp götürdü.
Anlaşılması zor, çetin, çetrefil ve bir o kadar da sefil bir adamım. Herhangi bir şeyi anladığımda, anlamadığım şeylerin çoğaldığını hissediyorum. Sabuklama işte. Sevdiğim kadının, üniversitedeyken, fahişeliğe başlamasını ve bu mesleği bugüne kadar sürdürmesini hala içime sindirmiş değilim. Onu bir yığın erkeğin altında düşünmek, aklımı ve duygularımı kalbura çeviriyor.
Sabah telefon etti. Dikkatimi, bu kez Girit kralı Mitos’un karısı, kraliçe Pasiphae’ye yönlendirdi. Bu azgın kadının aşık olduğu ak bir boğayla çiftleşme arzusunu, yani en ateşli eğilimini çizmemi önerdi. Karşı çıkamadım. Cinsel gücünü yitirmemiş ama insanlardan bıkıp, hayvanlara yönelmiş diye düşündüm. İşe başladığımda, kompozisyonun oldukça ayrıntılı ve çizimin de kolay olmadığını anladım. Kraliçeyi, usta bir heykeltraşa yaptırdığı bir inek heykelinin içine sokmak, aşık olduğu ak boğayla çiftleştirmek ve bu çiftleşme sonucunda da, kraliçeye Minotaurus’u doğurtmak gerekiyordu. Böyle bir fırça macerasını göze alamadım. Çayımı içtim ve kendisine, çizemeyeceğimi söyledim.
Bunun üzerine beni, Aztekleri incelemeye teşvik etti. Kabul ettim. Birkaç gün okudum, notlar aldım. Kocaman bir tuval üzerine, insanların ilk anası olan bir yılan-kadın çizdim. Tablonun adını “Siyuakotl” koydum. Yılan-kadın sık sık rüyama girince, kadının üzerine bir çuval parçası yapıştırdım. Onun üzerine de bir kuş resmi çizdim. Yapıştırdığım çuval parçası, kuşla birlikte başkalaşıma uğradı, iç dünyamı gülümseten yüzeydeki renklerin dili haline geldi. Yarım şişe şarap içtim. Kafam sislendi. İhtiyarlayınca derilerini değiştirerek gençleşen ve yeniden doğduğuna inanan Orta Afrikalı yaşlıların arasında buldum kendimi. Buda’nın yüzü canlandı gözlerimin önünde. İnsan başlı bir yılan olan “Naga” ya dönüştüğüm, hastalık ya da kıtlık mağduru insanlara yardım ettiğim sanısına kapıldım. Resim direniyor, bitmiyordu. Tuvalin karşısına geçtim, inatla çalıştım. Resmin, aşmak istediğim hikayesini tüm yönleriyle çizmeye çalıştım; çizemediklerim, Truva Atı gibi harekete geçti, egemen oldu bana. İyi de oldu. Boşluğun bilincinde gülümseyen ışık, gizemini ve gücünü içime yaydı. Fırçam, kendi yitik dehasına kavuştu, tablo bitti.
Geldi. Yine güzel. Özgüvenini yüzüne yaymıştı. Tabloyu hayranlıkla seyre koyuldu,
“Ben kendimi, yaptığım kötülüklerle tanıdım hep, “ diye mırıldandı.
İnandım. ‘Kötülüğe İlahiler’ diye bir kitabı vardı çünkü . Oturdu, kabak çekirdeği çıtlattı.
“Dün gece, bir Afrikalıyla tanıştım,” diye sürdürdü. “Sevdiği kadınları, uzun ve kalın kamışıyla dövdüğünü söyledi.”
Ürperdim.
“Fahişeliğe artık bir son ver,” dedim. “Çalışacaksan git bir fabrikada çalış.”
“Ne fark eder,” diye gülümsedi. “Birisi makinayla ilişkiye girip mal üretiyor, diğeri de insanla ilişkiye girip zevk ve hizmet üretiyor. İkincisi daha iyi. Ruhsuz bir makinadan ruh zenginliği devşiremezsin ama ilişkiye girdiğin ruhlardan envai çeşit ruh zenginliğini devşirip kendi ruhuna katabilir, ruhunu ve kişiliğini zenginleştirebilirsin.”
Fahişeliği, insanı tanımanın ve arınmanın en iyi yolu olarak gördüğü için üstelemedim.
“Taş çatlağından çıkan minnacık bir otun hikayesi, günümüz insanının hikayesinden daha çok ilgilendiriyor beni,” dedi. “Ya benim ya da o minnacık otun hikayesini çiz, ondan sonra resim çizmeyi bırak, ebediyen bırak.”
İçime oturmadı söyledikleri. Son çizdiğimi göstererek.
“Bu resim hakkında ne düşünüyorsun?” dedim.
“Bu resim çok güzel. Hayran kaldım. Mesajında hamaset var biraz. İtici. Kadın, erkeğin çıplak cinsel gücü tarafından eziliyor.”
“Burda temel bir insanlık sorunu var,” dedim. “Kadını ezen, köleleştiren erkek, kadının ağır köleliği tarafından eziliyor, köleleştiriliyor.”
Bu sefer tartışmadı. yazılmamış güzel sözler söyledi. Dudağıma bir öpücük kondurdu. Tabloyu da alıp gitti.
Ben bu kadınla daha ne kadar birlikte olurum bilmiyorum. Temiz bir işçilik, acıyı bal gibi emen, seçici bir seks işçiliği yaptığını; insanın tepelenmiş gizli dünyasına açıldığını, oradan güç topladığını, o güçle kişiliğini ve sağ duyusunu ince ince işlediğini söylüyor. Söylüyor ama, benim kıskanç bir adam olduğumu, bu işçiliği çekemediğimi anlayamıyor. Cinselliğini, dolu olduğu anlarda bile, gelecek için doldurulması gereken boş, ateşli ve uğultulu bir kaynak olarak, sürekli hazır tutuyor ve bu kahredici gerçekliğini de tüm davranışlarında yansıtıyor. Bu durumun, benim dünyevi özümü ve virtuel bütünlüğümü parçaladığını anlayamıyor. Bununla kalsa iyi. Cinsel birleşme anında dominant bir rol oynuyor. Benim normal, beylik huzurum, cinsel birleşme anında dominant bir rol oynama ve doyuma ulaşma duygusu üzerine kuruludur. Cinsel birleşme anında, bir kadın tarafından kadın durumuna düşürüldüğüm ve dominant rolümü oynayamadığım an huzurumu kaybediyorum. Bu da benim yaratıcı melaikelerimi atıl duruma sokuyor. Elimde değil, ben böyleyim işte. Bu durumu nasıl çözeceğim, ne halt edeceğim bilmiyorum. Bu kadının bana hiç benzemediği gün gibi açık. Yaşadığı dünyanın yitik, ayrıksı aklıyla derin ilişkiler içindedir. Geçmişi, anı ve geleceği, tek bir anda birleştiren garip hayaller kuruyor. Çinliler gibi çentik çentik konuşuyor. Varlığını yitirmiş, güçlü bir kişilik. Cesur, açık, veregen. Ama yetmiyor bunlar. Kurtarmıyor. Beni, kendine benzetmesinden korkuyorum. Bu bir fahişe. Adı üstünde: FAHİŞE.