Tr | Eng |
  • Rüzgarın Oğlu
  • Çoban
  • Göçük
  • Acı
  • Ahmet Aslan Atölye''de
  • Lenin
  • Ekim Devriminin yüzüncü yıl serisi Stalin
  • Dingo ve Öküzü
  • Nazım Ormanda
  • Yazarlar ve Yapıtlar serisi: Loise May Alcot
 
Resimler Tümü
 
 
Makaleler > ANAM (Öykü)  

Anam, dünya nimetlerine boş verince, bana adamakıllı bağlandı. Sade, kitaplar içinde, baş başa yaşamaya başladık. Güzel kitaplar okuduk birlikte. İyi, anlamlı, şen şakrak geçti yıllarımız. Ellisinden sonra durgunlaştı, hiç gereği yokken kendisinin ne olduğuna taktı kafayı. Sonra kendisini kuşatan maddi dünyanın, kendisine döne döne dayattığı değerleri anlamaya, sorgulamaya çalıştı. İçinde çoğalan yanılsamalı görünümlerden söz etmeye başladı bana.
Korktum. “Kendini kendine dayatmaktan vazgeç, anne,” dedim. “Nesneleri kendi hallerine bırak.”
Bel bel baktı, “insanlar basit nesneleri niçin yücelttiler?” dedi.
“Boşver insanları, sen kendi keyfine bak,”dedim.
Bakışları doluluğunu yitirmişti.
“Seninle benim aramdaki kan bağı ilişkisi, neden fantastik bir ilişkiye dönüştü yavrum?” dedi.
“Birbirimizi seviyoruz anne, emek veriyoruz birbirimize. Bu bir emek ilişkisidir. Fantastikliğini burda aramak lazım,” dedim.
Aklı kesmedi. Aslında, kadıncağıza emek memek de vermemiştim. Bakışları şaşılaştı.
“Peki o zaman,” dedi, “bu emek ilişkisi neden tepetaklak oldu da iki nesne arasındaki ilişkiye dönüşerek şeyleşti?”
Şaşırdım. Gerçeği söylüyordu. Aklı hareket halindeydi. Ruhi dengesini kaybetti diye düşünmeye başlamıştım. Rahatlaması, özgüven kazanması için övdüm kendisini biraz. Övgüden çok hoşlanan bir kadındı. Başkaları onun hakkında övgülerden oluşan bir söylem kurunca bu ahmak kendi gerçek varlığını o söylem içinde yitiriyordu. Hatta yitirmekle kalmıyor, o söylemin kurduğu tahakküme teslim ediyordu kendini.
“Bana bir felsefe kitabı ver, derin olsun,” dedi.
Kafayı iyice yiyecek diye korktum. Heidegger’in Varlık ve Zaman’ını verdim. Döne döne okudu günlerce. Hiç konuşmadan, soru sormadam, üç kere okudu. Sonunda, “gel karşımda otur, sorularım var,” dedi.
Karşılıklı oturduk. “Söyle bana, varlık nedir?”
Anlattım. Platon’dan Heidegger’e kadar, çeşitli filozofların varlık konusundaki düşüncelerine değinip geçtim. Hayal kırıklığına uğramış, yıkılmış gibi okumaya koyuldu bakışlarımı.
“Varlık işte,” diye mırıldandı. “Varlık buysa, kusura bakma ben varlıkta yokum.”
Aklı, ikiye bölünmüş, dışbükey birer ayna gibi gelip gözbebeklerine oturmuş, sesine otoriter bir kibir sinmişti. Varlığımdan kuşku duyan birisi gibi süzüyordu beni.
“Varlıkla kökensensel hiçbir ilişkisinin olmadığını söyleyen birisiyle tartışmam, anne. Onun için bu sorunu burada kapayalım.”
Zoruna gitti. Yüzü, keçi yüzüne dönüştü birden:
“Sürekli geriye dönüşler yapan, varlıkçı bir düşünme tarzına sahipsin,” dedi. “İnsanı varlığın biricik mutlak öznesi olarak görüyorsun. Bunun için hiçbir kadın çekemiyor seni.”
Oralık olmadım. Odama çekildim. Ertesi gün, en sevdiği elbiselerini giymiş, süslenmiş bir şekilde odama girdi. Hafif gülümsüyordu.
“Tahir’e gidelim,” dedi.
Tahir, anamın ilk göz ağrısıydı. Kitaplarla iç içe, zamane dervişleri gibi yaşıyordu. Gittik. İki odalı, derme çatma bir ev. Kızı karşıladı bizi. Odası tıka basa felsefe kitaplarıyla doluydu. Ön bahçede oturduk. Bir don bir atlet vardı üzerinde. Saç ve sakal anaforu içinde görünmüyordu yüzü. Tek bir kılını bile önemseyen bir herifti.
“Hayırdır, hangi dağda kurt öldü?” dedi.
Kırlaşmış kılların içinde ışıldayan bir çift kurt göze diktik bakışlarımızı. Hal hatır, gıvır zıvır lakırtılardan sonra,
“Birkaç sorum var, onları sormaya geldim,” dedi Anam.
“Sor o zaman,” dedi.
“Olan nedir?”
“Nasıl yani?”
“Olan, kelime anlamı olarak, varlık olarak ne demektir?”
“Var olan demektir. Mesela bu ağaç, bu tavuk, bu civcivler. Burda oturan ben. Benim elim, ayağım, etek mıntıkam, burnumdan çıkıp bıyığıma dalan beyaz kıl. Bunlar olandır. Düşündüğümüz, duyumsadığımız, hayal ettiğimiz her şey olandır.”
“ Peki o zaman olmak nedir?” diye üsteledi anam.
Düşündü. Göğsünün beyaz ışığını kaşıdı. “Soruyu derinleştirdin şimdi,” diye mırıldandı. “Olmak, olanın anlam ötesidir. Derindir, kavranması zordur. Olmak, bana öyle geliyor ki ebedi yok oluş korkusunun çocuğudur. Filozoflar ikibin yıldır olanla olmak arasında mekik dokuyup duruyorlar. Aklın bilgiyi ve kesinliği doğuramadığı yerde felsefe denilen şey doğdu. Düşünceyi netleştirmekten zevk alamayınca, onu hayal ile birlikte sonsuza sürmeye başladı. Üç bin yıldır bu sonsuza sürüş hareketini sürdürüyor.”
Tahir’in düşüncesini bilmem ama dili ve tarzı, anamı hoşnut etmişti. Çay içtik, dedikodu yaptık biraz. Kız, ikide bir kesiyordu beni. Çıkarken elini omzuma koydu Tahir:
“Bak delikanlı,” dedi, “ anan sana yaramaz, kızım da bana. Bu iki sabit varlığın mekan değiştirmesi lazım. Felsefi bir sorunla karşı karşıyayız. Üzerinde düşünmek gerekir. Düşün, kararını ver. Bir daha geldiğinde ananı getir, kızı götür.”
Hep beraber güldük. Yolda gelirken anam:
“Tahir’in teklifi yabana atılır gibi değil, oğlum,” dedi. “Üzerinde düşünmeye değer.”
Kız bana göre değildi. Kızılderili baltası gibi öne çıkan bir yüzü vardı. Gözleri fare gözü gibi küçüktü ama, yaptığı iyilikleri unutma gibi bir fazilete sahipti. Babası Tahir ise, anama göreydi. Mizaçları uyuyordu; bozulan ruh sağlığına iyi gelirdi anamın.
“Düşünelim,” dedim