Tr | Eng |
  • İnce Memed
  • Kaos
  • Kurtarma ekibi
  • Dayak
  • Kadın Ve Boğa
  • Maden
  • Maden"den Çıkış
  • Cadı Kız
  • Mükellef
  • Uzay
 
Resimler Tümü
 
 
Makaleler > “Hiçbir şey kalıcı değil ve bu bakımdan hiçbir şeyin geleceği yok”  

 
RÖPORTAJ Gazete Patika Oruçoğlu: “Hiçbir şey kalıcı değil ve bu bakımdan hiçbir şeyin geleceği yok”


Hiçbir şey kalıcı değil ve bu bakımdan hiçbir şeyin geleceği yok. Birşeyler yaparak iyi yaşamaya ve bizden sonrakilere birşeyler bırakarak onları da iyi yaşatmaya çalışıyoruz, hepsi bu. Birkaç milyon yıl sonra insanlığın geleceğinin ne olacağını kimse bilmiyor. Bir zamanlar insanlık diye bir şey yoktu, bir zaman sonra da insanlık diye bir şey olmayacak

13:17, 25 Nisan Perşembe 2019
 
‘’Birbirlerine fena halde benzeyen şehirlerden yılmış bir adamım ben’’


Gazete Patika: Romanlarınızda Aforizma yüklü destansı, bir dil kullanıyorsunuz. Makaleleriniz bir başka sade bir tatta okuyucuyu sarıp sarmalıyor. Oysa resimleriniz daha bir farklı bu gidiş gelişleri veya geçişleri iyisi mi sizden dinlesek?

 Oruçoğlu: Roman dilini yaşamım boyunca geliştirme çabası içinde oldum. Hayat zengin. Onu en iyi bir biçimde, onu aşma ve yeniden var etme gaayesiyle nasıl anlatabiliriz? Hayatın zenginliğini, bir dil zenginliği kurmadan, hakkıyla anlatabilir miyiz. Dili ve anlatımı yaratan biziz. Hiçbir şeyi mutlak olarak bilemeyiz. Gördüğümüz, hissettiğimiz şeylerle yetiniyoruz. Asıl zenginlik, göremediğimiz, hissedemediğimiz şeyler alemine aittir. Bu bakımdan dil yetersizdir. Ben yazarken anlatamama duygusunu yaşıyorum. İfade yeteneği zayıf sözcükler, güçlü sözcüklerden çok daha fazladır. Zayıf sözcüklerle kurduğumuz tek bir cümle neyi ifade ediyor. İyi yazar, kifayetsiz, zayıf sözcük malzemesiyle, zengin ve derin bir anlatım dili kuran yazardır. Ben değişik dillerden (Türk, Arap, Fars vs. ) devşirdiğim sözcüklerle kendimi kurtarmaya çalışıyorum. Aforizmalar işin garnitürü. Anlattığımız, gerçek hayatı duyumsatarak aşıyor mu, farklı bir hayatı hakkını vererek duyumsatıyor mu, mesele budur.

 Yazı dili, edebi dil, resim dilini nasıl etkiliyor veya tersi. Bu ayrı bir konu. Bir alem yaratma, bir dil kurma işidir resim yapma.

Gazete Patika: Murat Belge şehir dokusu ve tarihsel geçişleriyle överek anlattığı şehirlerden birisi de Kars’tır. Sizinde çocukluk yıllarınızın geçtiği bu çok ve değişik kültürlerin yaşadığı kentin üzerinizdeki etkilerinden bir şeyler duya bilecek miyiz?

Oruçoğlu: Planı düzgün ve sade bir şehirdir Kars. Türk, Kürt, Ermeni, Rus ve Kafkas kültürünün derin izlerini taşıyor. Değişik kültürlerle tanıştırdı beni bu şehir. Biçimlendirdi. Sinemalarına, kitapçısına, kütüphanesine büyük ilgi duydum. Meyve ve sebze pazarında (xapan), mal meydanında, balolarda, hamamlarda toplanan yığınlar ilgimi çekti hep. Kabadayı çeteleri,  kayabaşı kavgaları, faytonlar, küçük kızaklar ve patenlerle caddelerde kayanlar, deliler, gençlerden oluşan fener alayları, sokak aralarında bağıran satıcılar ve sinema reklamcıları, Millet Bahçesinde düzenlenen çay partileri…köy hayatından gelen bir çocuk için ilginçti. Camisi az bir şehirdi benim dönemimde Kars. Karsı iyi biliyorum ama düşünüyorum da camiler var mıydı, varsa nerelerdeydi, anımsayamıyorum.

Gazete Patika: Serginizi gezerken birçok tablonuza büyülenerek baktım. Ruhi Su Kars’ta tablosunda sanki Kars’ın gökkuşağı yaşamının içerisine giriyorsun.

Veyis’in eşeği tablonuza irkilerek baktım. Kızıla çalan gökyüzü ve ışık dolu tablo köyünüz Zavot’tan bir bölümü mü yoksa babanızın yaktığı romanınızın çığlığını yangınınımı anlatıyor?

Oruçoğlu: Renkleri bazen tuvale yayarım, kafamda ne çizeceğim belli değildir. Yayılan, iç içe geçen renklere bakarım şöyle bir. Bu bakış ve yorumlayış sıradında doğar konu. O zaman konuda yoğunlaşırım. Ruhi Su Kars’ta tablosu böyle doğdu. Ama diğer tabloyu tasarlayarak çizdim. Çizerken romanımın yangınını düşünmedim. Geniş arazilerini düşündüm köyün. Babam ve anamla birlikte resim yapmayı düşündüm. Çocukken babama at resmi çizdirir, çizilen at resmine bakar, ailece gülerdik. Babamın acemiliğinden kaynaklanan komik bir at resmi çıkardı ortaya. Şimdiki aklım olsaydı, o at resimlerinin hepsini saklar, resim çalışmalarımda kolaj olarak kullanır, tablonun köşesine de babamın adıyla kendi adımı yazardım.

 Gazete Patika: Babası tarafından ilk romanı yakılan belki de ilk yazarsınız. İlk romanınızın köyünüzü ve Kars’ı konu aldığını biliyoruz. Sahi masalcı dolu köyünüzü ve Kars’ı yazmayı yine düşünüyor musunuz?

 Oruçoğlu: Çocukluk ve gençlik anılarımı yazmayı düşünüyorum. Ne zaman bilemiyorum. Kars’ı o zaman anlatırım. Türk, Kürt ve Ermeni Kars’ı. Orhan Pamuk’un Kars’a ilişkin anlattığı olaylar ağı bende gerçeklik duygusu yaratmadı pek. Ama şehri, orada doğmuş yaşamış birisi gibi anlatıyor. Güzel anlatıyor.

Gazete Patika: Sergilerinizden sonra eminim bütün izleyiciler bir çok romanınızı okumuşlardır. Seyirci kitlesi daha çok sizi takip eden bir kitledir. Tablolarınıza bakıp geri çekilirlerken şöyle düşünüyorlardır. Bu kadar tabloyu yapan mı bu kadar roman veya kitap yazmış veya bu kadar kitap yazan mı bu kadar resimleri yapmış.. Maden resimleri mi romanlarımı daha sarsıcı?

Oruçoğlu: Yaşamım ev içinde, sanat ve edebiyat çerçevesinde geçtiği için bu kadar ürünün ortaya çıkması normaldir. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın eskiden Aksaray’da bir kitabevi vardı. Orada hem kitap satar, hem de şiir yazardı. Sürekli oturduğu için her gün büyük bir kartonun üzerine bir şiir yazar, kitabevinin önüne asardı. Çapadan sık sık Aksaray’a iner, o şiirleri okurdum. Demem şu ki, işi gücü sanat ve edebiyat olan birisinin seri üretimi normaldir. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın 30 bin şiirinin olduğu söyleniyor. Picasso’nun tüm ürünlerinin sayısı 50 bindir. Tabi bunda, bu çalışkan sanatçıların çok uzun yaşamış olmalarının da payı vardır.

Gazete Patika:  Picaso Mavi ve pembe dönem olarak eserlerini iki döneme ayırır. Pembe döneme geçiş Fernande Olivier veya Fransız ressamlarının etkisiydi.  

 Siz de  eserlerinizi iki döneme ayırıyorsunuz. Ve bu belirginlikte bayağı gözüküyor. Etkilendiğiniz ressamlar varmıdır?

 Oruçoğlu- Ben kendi üretim dönemimi, saf-gerçekçi veya pastoral-gerçekçi dönem ile gerçeküstücü dönem olarak ikiye ayırabilirim. Sevdiğim, etkilendiğim ressamlar tabi ki vardır. Saf- realist dönemimde, Nuri İyem, Turgut Zaim, İbrahim Balaban gibi ressamlardan etkilendim. Geçiş dönemimde Diego Rivera’dan etkilendim. İkinci dönemimde beni etkileyenler ise Picasso, Sidney Nolan, Albert Tucker, Arthur Boyd, Dali gibi ressamlardır. Etkilenmek iyidir, yeter ki öykünmeyesin.

Gazete Patika: Bir de  canım bir de mugallitlik yapmak istedi. Dali ile söyleşi yapan gazteciye Dali ‘’Bastonumu zifte sokup çıkarıp kartonun üzerine bir çizik atarsam 250 000 dolar yapar aynısını sen yaparsan sana deli derler’’

 Bu biraz günümüz ressamını da anlatmıyor mu?

Oruçoğlu- Dediği doğru. Kapitalist dünyanın, sanatı ve sanat emeğini nasıl bayağılaştırdığını, kötüye kullandığını ve insanı enayi yerine koyduğunu gösteriyor bu. Tabi bunu zengin olmakla övünen, ustalığını kötüye kullanan ve parayı merkeze alan Dali gibi ressamlarla yapıyor.

 Gazete Patika: Resimlerinizin her birinin ayrı bir konusu, dünya ile ayrı, ayrı  dertleri var.. Yine de sizden araklayarak ‘’Bu rezil ve güzel dünyayı’’bir elinde kalem diğerinde fırçasıyla dolanan birisi olarak sanatın geleceğine neler derdiniz?

Oruçoğlu- Hiçbir şey kalıcı değil ve bu bakımdan hiçbir şeyin geleceği yok. Birşeyler yaparak iyi yaşamaya ve bizden sonrakilere birşeyler bırakarak onları da iyi yaşatmaya çalışıyoruz, hepsi bu. Birkaç milyon yıl sonra insanlığın geleceğinin ne olacağını kimse bilmiyor. Bir zamanlar insanlık diye bir şey yoktu, bir zaman sonra da insanlık diye bir şey olmayacak. Biz sanatın geleceğine kendi insan zaman kavramımızla bakıyoruz. Galaksi zaman veya uzay zaman kavramlarıyla bakarsak, bir şey göremeyiz. Yaşamı esas aldığımıza göre, yine de bir şeyler görmeliyiz.

Gazete Patika: Soramadan edemeyeceğim. Son gittiğimde de tekrar gidip  gördüm. Bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesinin önünde Rodin’in ünlü düşünen adam heykeli var…Bu ülkede sahi hep deliler mi düşünürler.. Ülkenin batısı suskun doğusu kanlar  içinde deli gömleği giymiş bu ülke nereye doğru gidiyor?

 Oruçoğlu: Öncelikle şunu belirteyim, düşünenler, normal insanlardır. Düşünenlerin düşüncelerine kara delikler açma işi delilere mahsustur. Uzayın ya da sonsuzluğun aklına ve duygularına, ya da vicdanına normal insanlardan daha yakınlar onlar. Onların  en iyi özelliği, tasarım ve hesap yapmadan, düşünmeden, o anda akıllarına geleni söylemektir. Söylediklerinin ne gibi sonuçlara yol açacağını da düşünmezler. Bu da iyi bir özelliktir. Bir ülkenin deli gömleği giymesi, delirmesi hayra alamettir. Türkiye’nin delirmiş olduğunu sanmıyorum. Türkiye, tehlikeli ve karmaşık kötü hesaplar labirentinde haddinden fazla düşünüyor. Güçlü gibi görünüyor. Gerçekte, – son derece haksız bir konumda olduğu için- güçsüzdür. “Beka,” diye mırıldanıyor. Korku ve kuşku sarmalından çıkamıyor.

Gazete Patika:  13 yıl zindanda yattıktan sonra askerden firar edip Yunanistan’a geldiniz. Yaklaşık olarak 40 yıllık bir zaman sonra bu defa resimlerinizle birlikte Selanik’e doğru yola çıkıyorsunuz. Selanik’te açılacak Dünya Benim Evim sergisi için bir şeyler söylemek ister misiniz?

Oruçoğlu- İki yıldır evdeyim. İki yıl sonra evden çıkıyorum. Benim için değişik olan bu. Birbirlerine benzeyen evler, yollar, insanlar, taşıtlar aleminde gezmenin fazla bir özelliği yok. Artistik yeteneklerin yarattığı yenilikleri görünce, gezi renkleniyor, anlam kazanıyor biraz. Güzel olan bu. Arkadaşları görmek, onlarla gırgır ve şamata  ortamına girmek de fena değildir. Sergi, gezinin bir vesilesi oluyor bu durumda. Birbirlerine fena halde benzeyen şehirlerden yılmış bir adamım ben. Motorlu tenekelerin içine yerleşip, asvalt yollarda saatlerce gitmekten kesinlikle yılmış bir adamım. İnsanlık, taş ve beton labirentlere girince, baltayı taşa vurdu. İnsan, insanın duvarı haline geldi bu duvar deryası içinde.